Karaköy'ün Sırrı

Article published on Oct. 20, 2015
Article published on Oct. 20, 2015

Karaköy Limanı ve Galata çok çok uzun yıllardır farklı bölgelerden ve farklı kültürlerden gelen insanlara ev sahipliği yapmış ve onların hikayelerini saklamıştır. Karaköy’de yer alan dört çatı kilisesi ve lojmanların müdavimleri de bu hikayelerin bir kısmını saklamaya devam ediyor. 

Eski zamanlarda Karaköy

Karaköy Bizans zamanından beri bir limana sahiptir. Bölgenin esas hakimi olan Cenevizli tüccarlar Galata bölgesine yerleşmiş ve M.S. 1000 yılında Karaköy limanını aktif olarak kullanmaya başlamışlardır. Pera, özel izinle Galata’ya yerleşen Cenevizlilerin öncülüğüyle kurulmuştur. Bu bölgenin en ilginç özelliklerinden biri yerleşim alanının dışında kalmasıdır. Cenevizliler, Latin işgali sırasında bölgede hakimiyetlerini yitirmiş ve 12. yüzyılda bölgede tekrar hakimiyet kurmuşlardır. Bu dönemde  imparatorluğun iznini almadan Galata’nın etrafını surlarla çevirmişlerdir. Tarihsel olarak bu bölge farklı kültürleri bir arada yaşatan, farklılıkları besleyen ve egemen otoritenin imtiyazlar sunduğu bir yapıya sahip olmuştur.

Peki Karaköy ismi nereden geliyor?

Karaköy isminin, Museviliğin Karai mezhebine bağlı Türkler’den geldiği düşünülmektedir. Musevilik Hazar’dan Kırım’a göçen Museviler vasıtasıyla Kırım Türkleri arasında yayılmıştır. Bizans ile yakın ilişkileri sebebiyle Karaimler ya da Karaylar bu coğrafyada farklı yerlerde cemaatler halinde yaşamışlardır. Osmanlı döneminde de devam eden ilişkiler İstanbul’u cemaatin merkezi haline getirmiştir.

Karaköy farklı mezhep ve dinler tarafından kullanılan kiliselere, sinagog ve okullara ev sahipliği yapmaktadır. Farklı kültürlere kucak açan semt, tarihi boyunca kozmopolit yapısını sürdürmüştür.

Aynoros ve çatı kiliseleri

Şehrin yerleşim sınırları dışında kalan Galata semti ve Karaköy Limanı, Bizans döneminden başlayarak “dışardan gelenlerin” uğrak yeri olmuştur. Karaköy’de Ruslar tarafından 19. yüzyılda Rusya’dan Kudüs ve Aynoros’a (Mount Athos) giden hacılar için konaklama amaçlı misafirhaneler inşa edilmiştir. Aynoros 10. yüzyılda kurulmuş ve günümüze kadar bağımsızlığını sürdürmüştür. Yarımadada yer alan dinsel medeniyet 20 manastırdan oluşan topluluktur. Yunanistan’a bağlıdır ve nüfusu sadece erkekler oluşturur. Kadınların bölgeye girmesi yasaktır. Karaköy’de yer alan misafirhanelerin çatı katlarına Ortodoks hacılar için şapeller kurulmuştur.  Aya Andrea, Aya Panteleymon, Aya İlia ve Triotskoye kiliseleri bu amaçla kurulan şapellerdir.

Bolşevik Devrimi sonrası Beyaz Ruslar kiliselere sahip çıkıyor

Binaların geçmişi ile ilgili net bilgilere ulaşılması ne yazık ki hayli güç. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde sahipsiz kalan yapılar daha sonra Bolşevik devriminden kaçan Beyaz Ruslar ve denizciler tarafından sahiplenilmiştir. Bu dönemde çok sayıda Rus, Karaköy’e yerleşmiştir. O dönemde İstanbul’da yaşamaya başlayan Ruslar misafirhane olarak inşa edilen binalara ve kiliselere sahip çıkmışlardır. Ancak Bolşevik devrimi sırasında kiliselerin Rus Patrikliğine bağlanması söz konusu olmamıştır. Hem misafirhanelerin mülki hakları hem de kiliselerin resmi statüsü arada kalmıştır. Bugün kiliselerden sadece bir tanesi tamamen kapanmıştır. Bu kapalı kilisenin yer aldığı bina el değiştirmiştir.

Aya İlia kilisesi 41 yıl aradan sonra 2013 yılında Fener Rum Patrikliğinin de desteğiyle tekrar ibadete açılmıştır. Aya Andrea kilisesinin girişinde de Aynoros’un resmedildiği bir tabloya rastlamak mümkündür. Aya Panteleymon ise şu anda bu dört kiliseden en fazla bilineni ve yerli turistler tarafından en çok ziyaret edilenidir.

Bir şekilde misafirhanelere yerleşmiş ve bu topraklarda yaşam sürmüş pek çok insan yaşanmışlıkları ve sırlarıyla yavaş yavaş yaşam yolculuklarının sonuna doğru ilerliyorlar. Bu yapılar ve ibadethaneler sadece yolu bu coğrafyadan geçen Ruslar için değil semtin ve bölgenin kozmopolit dokusu ve tarihi için de önemli. Dinleyemediğimiz hikayeleri anlatacak, bilmediğimiz tarihi aktaracak olan insanları, onların sırlarını saklayan yapıları, bu garip coğrafyaya gizem katan ve onu cazip kılanları çok renkli, çok sesli bir dünya için korumamız gerek.